© Mehme Uçum.  2025

Go back

Pazar Notları

Pazar Notları

05/05/2024

 

BİR PAZAR NOTU:

Sivil itaatsizlik kavramını 19. Yüzyılda ABD’de Henry David Thoreau, bizzat kendisinin yaptığı kölelik karşıtlığı için vergi ödememe eyleminden esinlenerek geliştirdi. Özet olarak zaman içinde yasanın özüne uyarak yasalara uymayan, şiddete başvurmayan, yasaya aykırı ama vicdana uygun ve suç olmayan eylem olarak tarif edildi. Mahatma Gandi bu manada sivil itaatsizliğin en önemli uygulayıcılarından kabul edilir.

 

Ancak soğuk savaş sonrası sivil itaatsizlik kavramına başka bir mana yüklendi ve başka bir misyon verildi. Yasanın özüne uyma, şiddetten uzak durma, vicdani olma, suç sayılmama gibi unsurlar belirsizleştirildi. Ki bu unsurlardan yasanın özüne uymanın ve suç sayılmamanın gerçeklikte ne kadar karşılığı olduğu ayrıca tartışma konusuydu. Kavramın itaatsizlik kısmı şartsız olarak devlete ve bütün iktidara karşı itaatsizlik olarak belirleyici unsura dönüştürüldü. Devlet karşıtı ve gayri meşru her türlü eylem sivil itaatsizlik ve sivil direniş olarak tanımlandı. Batılı ideolojik merkezler, sivil direnişler ve sokak hareketleri için el kitapları hazırlatıp tercüme ettirip hedef ülke vatandaşlarına dağıttı. Bu çıplak saldırganlığı perdelemek için de emperyalist ideolojik odaklarca özellikle ve sistematik olarak sivil hak ve adalet arayışlarının da sivil itaatsizlik/sivil direniş olduğu şeklinde propaganda yapıldı.  Böylelikle hak ve adalet talepli sivil eylemlerin meşruiyetini örtü olarak kullanıp “sivil itaatsizlik” ayaklanmaları yaptırarak emperyalist yayılmacılık için uygun ortamlar oluşturmak amaçlandı.

 

Yani “sivil itaatsizlik” soğuk savaştan sonra emperyalizmin ideolojik kavramlarından biri haline dönüştürüldü, sonuçları saldırgan ve yıkıcı olan bir anlamda “nihilist sivil itaatsizlik” denebilecek şekilde yeniden üretildi ve emperyalist yayılma için bir perspektif olarak kullanıldı. Yirminci yüzyılın sonlarından itibaren hak ve adalet esaslı sivil eylemlerle emperyalist projelerle işbirlikçi sivil itaatsizlik özdeşleştirilerek, özellikle milli devletlerin zaafa düşürülmesinde ve nihayetinde tasfiyesinde çok etkili bir araç elde edildi. Soğuk savaş sonrasının “turuncu devrimleri”, “Arap baharları” bu amaçla teşvik ve tahrik edildi. Türkiye’de emperyalist bir planlamayla yapılan işbirlikçi gezi eylemi kaos hedefli yıkıcı sivil itaatsizlik eylemlerinin tipik örneğidir. Gezi benzeri eylemler başta Brezilya başka ülkelerde de pazarlandı.

 

İşbirlikçi ve nihilist sivil itaatsizlik eylemleri kaos hedefli eylemlerdir, somut hedef ise güvensizlik ortamı ve iktidar zafiyeti oluşturmak, amaç da emperyalizmin hizmetine girecek bir iktidar değişikliği sağlamaktır. Bu açıdan Ukrayna örneği ibretliktir. Bu eylemler pozitif ceza hukuku açısından her zaman suç sayılan eylemler olur. Suçun niteliği değişen şartlara göre değişmez veya değişen durumlara göre eylemin suç niteliği ortadan kalkmaz. Ayrıca bu eylemler hedef alınan ülkeye ve topluma karşı ihanet eylemleridir ve bu ihanet o milletin tarih bilincinde kalıcı izler bırakır. Bu ihanet eylemleri toplumda ve bireylerde travmalar oluşturur ne kadar zaman geçerse geçsin affedilmez veya hoş görülmez. Bu tip eylemler hiçbir zaman hukukun koruması altında olmazlar, olamazlar.

Hak ve adalet hedefli olduğu için meşru sayılan sivil eylemlerde amaç ise bir hak elde etmek ve/veya bir hakkın uygulanmasını yahut bir adalet talebinin gerçekleşmesini sağlamaktır. Örneğin ABD’de üniversitelerdeki Gazze eylemleri adalet talepli sivil eylemlere önemli bir örnektir. Hak ve adalet talepli sivil eylemler nihayetinde meşru düzeni geliştiren bir işlev görür. Demokrasiyi ve sosyal adaleti güçlendirir, demokratik toplumun gereği olan eylemlerdir bu nedenle hukukun koruması altındadır.

 

Hak ve adalet talepli sivil eylemler ile günümüzdeki sivil itaatsizlik eylemleri arasındaki nitelik farkının görülmesi gerekir. Aksi takdirde hiç farkına varılmadan emperyalizmin ideolojik aygıtlarının ve projelerinin çok kullanışlı aparatları ve aktörleri haline gelinir.

 
 
 

21/07/2024

 

BİR PAZAR İPUCU:

Hiçbir şey göründüğü ya da algılandığı gibi değildir.

Bununla ilgili en iyi örnek haberciliktir. Bu bağlamda gazetecilikle ilgili hukuksal değerlendirmenin esası şudur:

Gazetecilikte kamu yararı olmak, biçim ve içerik uyumu bulunmak kaydıyla görünür gerçeğe uygun haber yapmak yeterlidir. Haberin olgusal gerçeğe uygun olması aranmaz.

O yüzden habercilik kısa ömürlü ve çoğunlukla sorunlu yüzeysel bilgiye dayanır.

Gazeteci ilk bakışta fark edilemeyen olgusal gerçeğe uygun haber yapmadığı için ahlaki ve etik olarak sorgulansa da kural olarak diğer şartlarla beraber görünür gerçeğe uygun haber yaptığı sürece hukuken sorumlu tutulmaz.

 

Tüm bu nedenlerle haber çoğu zaman gerçek bilgi değildir.  Çoğunlukla eksik, hata ve yanlış unsurlar içeren görünenin veya yalınkatın aktarılmasıdır.

Sonuç: Görünür gerçekliğe bakılarak haber yapılabilir ama görünür gerçekliğe dayanarak hiçbir konuda ve hiçbir mecrada karar verilemez.

 
 
 

22/09/2024

 

ASLİ VE TALİ KURUCU İKTİDAR TEZİ

Bilindiği gibi öğretide ilk kez veya sonradan yeni anayasa yapan güce asli kurucu iktidar deniyor. Bir kez anayasa yapıldıktan sonra seçilmiş demokratik meclislerin yalnızca mevcut anayasayı değiştirme yetkisi olduğu ileri sürülüyor. Bu görüş çerçevesinde hukuk dışılık ve sınırsızlık özelliğine sahip asli kurucu iktidarın yaptığı anayasaya göre “kurulmuş iktidar” olan demokratik meclisler ancak tali kurucu iktidar olabilir ve asli kuruculuk yapamazlar. Diğer deyişle kurulmuş iktidarlar asli kurucu iktidar olamazlar.

 

Öncelikle vurgulayalım ki; birincisi asli kurucu iktidar tezi sadece şimdiye kadarki pratiğe dayanan pozitif bir tespit olabilir ancak normatif bir tespit olarak ileri sürülemez. Çünkü özellikle toplumsal ve siyasal pratikte bir şeyin defalarca öyle olması sonra da öyle olacağı anlamına gelmez. Dolayısıyla her pozitif tespitin geleceği de bağlayan bir norm ürettiğinden söz edilemez. İkincisi asli kurucu iktidarın özellikle darbelerle ortaya çıkanlar başta olmak üzere her türlü gerçekleşme biçimi meşru kabul edilemez.

 

Buna göre asli kurucu iktidar tezinin pozitif bir tespit olarak ileri sürülmesi anlaşılabilir. Ancak bu tezin normatif olarak geçerli olduğunu ileri sürmek ve bu bağlamda her türlü asli kurucu iktidarı meşrulaştırmak çok sorunlu bir yaklaşımdır. Olağanüstü dönem asli kurucu iktidar örnekleri çerçevesinde savaşlar, darbeler, ülkelerin zora dayalı parçalanması sürecinde ortaya çıkan hukuk boşluğunda gücü ele geçiren odakların yaptıkları anayasaları meşru ve dokunulmaz görmek bu sorunların özüdür.

 

Bu sorunlara rağmen asli kurucu iktidar görüşüne dayanılarak TBMM’nin yeni anayasa yapma yetkisi olmadığını savunanlar görülüyor. Bunlara göre yeni anayasa yapma yetkisi sadece savaşlar, darbeler, ülkelerin zorla parçalanması sonucu ortaya çıkan egemendedir. Bu yaklaşım demokrasi ve halk karşıtı bir konuma sürüklenmek demektir. Bu görüşte ısrar etmek kaçınılmaz olarak şiddeti ve kaosu meşrulaştırma noktasına savrulmaya sebep olur. Bu görüşün nihayetinde ortaya çıkaracağı sonuç ise halkın anayasa yapma iradesini tanımayan elitist ve gerici bir yaklaşımdır.

 

Ayrıca gayri meşru zora dayanan kurallara meşru hukuk demek, meşruiyeti olmayan gücün kurallarını meşru hukuk olarak kabul etmek de başka bir sorundur. Oysa meşru hukuk, saf zorun değil makulün egemen olduğu bir ortamda üretilen kurallardır. Bu nedenle hukuk devleti ile kanun devleti ayrımı yapılır. Yani bir kuralın cari olması ve uygulanması ile meşru olması tamamen farklı konulardır. Elbette siyasal tarihte darbeler, savaşlar ve terör gibi yıkıcı eylemlerle bağlantılı ortaya çıkan güç sahiplerinin kurallar koyması bir realitedir. Ancak bu gerçeklikten herkesin kabullenmesi gerektiği ileri sürülen kavramlar üretilmesi ve bu kavramlara mutlak dokunulmazlık verilmesi asla kabul edilebilir değildir. Olağanüstü dönem asli kurucu iktidar kavramı, dayanak gösterilen pratiklere ve örneklere bakıldığında, tam da böyle bir şeydir.

 

Olgusal durumdan bağımsız bir şekilde salt kavramsal olarak asli kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar ayrımının bilimsel bir yönü olabilir. Bu yön ilk kez veya sonradan yeni anayasa yapan meşru gücün sınırlarını belirlemekle ilgilidir. Bu noktada asli kurucu iktidarın sınırlarını tarihsel, toplumsal ve siyasal dinamikler tayin eder. Özellikle sonradan yeni anayasa yapım sürecinde cari hukukla bağlı olmamak bakımından asli kurucu iktidar kavramı referans olabilir. Nitekim olağan dönem asli kurucu iktidar kavramı da bu ihtiyaçtan doğmuştur.

 

Bununla birlikte asli kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar ayrımını “olan” üzerinden değerlendirip geçmişin halk düşmanı pratikleriyle anayasa yapan güçlerin iktidarını ve yaptıkları anayasayı dokunulmaz kılmak ve daha da vahimi meşrulaştırmak şeklindeki görüşlere de rastlanıyor. Bu yaklaşıma göre darbeciler yargılanabilir ama yaptıkları anayasalar içeriği tümden değiştirilse bile bir kabuk olarak sonsuza kadar varlığını sürdürür. Yani bunlara göre savaş, darbe ve parçalanma olmadan bunların sonucunda sınırsız bir iktidar ortaya çıkmadan ve bir hukuk boşluğu doğmadan yeni anayasa yapacak asli bir kurucu iktidar asla ortaya çıkmaz. Bu bakış açısı bir ülkeyi ve halkı ya darbe anayasasına mahkûm etme ya da şiddet ve kaosu tek yol olarak gösterme yaklaşımıdır. Aynı zamanda bir pozitif hukuk fetişizmi (fetişist ideoloji) olan böyle bir görüşün kabul edilmesi mümkün değildir.

 

TBMM’NİN YENİ ANAYASA YAPMA YETKİSİ

Demokraside karar kılmış ve yeni anayasa yapımını on yıllardır sürekli gündem haline getirmiş Türkiye Cumhuriyeti, milli egemenlik ilkesine uygun olarak halkın iradesinin tecelli ettiği TBMM eliyle yeni anayasa yapmaya muktedirdir.

TBMM’de birçok fonksiyon vardır. Bunlardan kanun çıkarma ve mevcut anayasada değişiklik yapma fonksiyonları “kurumsal” yani “mevcut anayasa tarafından tanımlanmış” hukuksal fonksiyonlardır.

 

Ancak TBMM’de doğal hukuku kapsayan ama pozitif hukukun üstünde bir yere sahip olan bir fonksiyon daha vardır.

 

Bu fonksiyon “sosyolojik”tir. TBMM halkın seçmen sıfatıyla kullandığı oylarla temsil yetkisini verdiği ve bunun doğrudan ve görgül olarak saptandığı en üst mercidir.

 

Yani TBMM’nin halkın temsil edildiği yer olduğunu tespit etmek için, hukuksal bir kurala bakmak gerekli değildir. TBMM bu özelliğiyle yeni anayasa yapma iradesini ortaya koyduğu anda, yeni anayasa yapmak bakımından cari anayasal düzen normlarıyla bağlı değildir. Çünkü bu karardan sonra yeni anayasa yapımı bakımından artık eski anayasal düzene göre “kurulu” bir organ değil toplumsal ve siyasi meşruiyet fonksiyonunu kullanan temsili kurucu iradedir.

 

Nitekim TBMM 2012 Anayasa Uzlaşma Komisyonunun Çalışma Esaslarının 14. maddesi, yeni anayasanın kanunlaşması yönteminde 1982 Anayasasını referans almayıp halkın meşru temsilcisi siyasi partilerin iradesini esas almıştı.

 

Böyle bir karar halk adına temsili bir kuruculuk yetkisinin kullanıldığının ilanıdır.

 

Yani TBMM asli kurucu irade olan halk tarafından görevlendirilmiş ve yetkilendirilmiştir.

 

TBMM iradesi sadece cari anayasayla kurulmuş bir iktidar iradesi değildir.

 

TBMM iradesi sadece anayasal normdan doğan norm iradesi değildir.

 

TBMM’nin iradesi aynı zamanda cari anayasadan önce de var olan sonra da var olacak halkın yani asli kurucu olan halkın toplumsal ve siyasal temsilciliğinden kaynaklanan “norm üstü bir temsil iradesidir.

 

Anayasalar Üstü Bir İlke Olarak Egemenlik Normu ve Yazılı Olmayan Norm Olarak Meşruiyet İlkesi

Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olması hükmü sadece bir anayasal norm olarak asla değerlendirilemez. Bu hüküm cumhuriyetin kuruluş ilkesidir. Bu ilke hiçbir anayasa tarafından sınırlanamaz. Bu ilke anayasal normların üstünde bir egemenlik normudur. Bir anlamda anayasaların da dayanağı olan, yazılı anayasaların ruhunu ve temel felsefesini oluşturması gereken temel norm niteliğine sahiptir. Anayasalar egemenlik ilkesinin kullanım şekline ilişkin kurallar koyar ancak milletin, egemenliği anayasa üstü bir norm ve temel norm olarak kullanma hakkına engel olamaz.

 

Öte yandan “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” hükmü milletin egemenlik hakkını doğrudan kullanmasına getirilen bir sınır olarak yorumlanamaz. Yasaklama millete değil, hükümden açık olarak anlaşıldığı üzere sadece kişilere ve organlara getirilmiştir. Milletin doğrudan egemenlik kullanması ve seçilmiş temsilcilere anayasanın üstünde temsili kurucu irade görevi vermesi hiçbir şekilde yasaklanamaz. Diğer bir bakış açısıyla hükümdeki “devlet yetkisi” kavramı tali kurucu iktidar işlemlerini yapma yetkisi anlamındadır. Dolayısıyla milletin, egemenlik ilkesine dayanarak asli kurucu irade olarak işlem yapması hükmün kapsamı dışındadır.

Çünkü olağan ya da olağanüstü herhangi bir dönemde milli egemenliğin sahibi halkın asli kurucu iradesini herhangi bir gerekçe ya da yorumla ortadan kaldırmak yahut sınırlamak egemenlik normunun ihlalidir. Bu nedenle bir ülkede çeşitli güç odaklarının darbelerle, savaşlarla, kaosla gücü ele geçirmesi meşru görülmez. Aynı şekilde olağan dönemlerde de halkın asli, meclisin temsili kurucu iradesine sınır getirmek ve bu iradeleri olağanüstü dönemlerin gayri-meşru kurucu iktidar iradelerinin altında bir hiyerarşiye mahkûm etmek yine egemenlik normunun ihlalidir ve asla kabul edilemez.

 

Öte yandan eğer konuya meşruiyet açısından yaklaşılırsa milli egemenliğin sahibi halkın iradesinin bizatihi kendisi yazılı olmayan en üstün meşruiyet normudur. Pozitif normların meşruiyetinin yani hukuksal meşruiyetin kaynağı siyasal ve toplumsal meşruiyettir. Halkın iradesi siyasete meşruluk kazandırır. Meşruiyetini halktan alan siyaset kurumu da seçilmiş meclis eliyle hukuk üretimi yapar, norm koyar. Toplumsal ve demokratik meşruiyetin yeni anayasa yapımı açısından ortaya çıkardığı sonuç asli kurucu iktidar-tali kurucu iktidar kavramlarına karşı çok daha güçlü ve normatif açıdan dahi savunulabilecek asli kurucu irade ve temsili kurucu irade kavramlarının üretilmesidir.

 

ASLİ VE TEMSİLCİ KURUCU İRADE

Artık günümüzde asli kurucu iktidarın yerine asli kurucu irade (halk), tali kurucu iktidarın yerine temsili kurucu irade (demokratik seçimle kurulmuş meclis) çok daha güçlü seçenekler olarak ortaya çıkmıştır. Temsili kurucu irade kavramı tali kurucu iktidar kavramından farklı olarak sadece anayasa değiştirme yetkisine değil asli kurucu iradenin onayına sunulmak şartıyla yeni anayasa yapma yetkisine de işaret etmektedir.

Bu bağlamda olağan dönemde yapılan yeni anayasalara bakıldığında ilk olarak kendi tarihimizden 1924 Anayasası önemlidir. 1921 Anayasasının yürürlükte olduğu bir tarihte (hukuk boşluğunun olmadığı koşullarda) ve o anayasaya göre kurulmuş iktidar olan TBMM 1924 Anayasasını yapmıştır.

 

Dünya örnekleri açısından; 1953 Danimarka, 1958 Fransa, 1974 İsveç, 1978 İspanya, 1988 Brezilya, 1996 Güney Afrika, 1997 Polonya, 1999 Finlandiya, 1999 İsviçre, 2011 Macaristan, anayasaları dikkat çekmektedir. Görüldüğü üzere demokratik sistemlerde olağan dönemde yeni anayasa yapımı meşru, demokratik ve hukuki bir süreç olarak yerleşik hale gelmiştir.

 

Nitekim “olağan dönem asli kurucu iktidar” tezinin öğretide giderek daha çok benimsenmesinin sebebi de bu olgusal durumdur. Olağan dönem asli kurucu iktidar tezi esasen halkın asli kurucu irade ve seçilmiş meclislerin temsili kurucu irade olduğunun kabulü anlamına gelir.

 

Meclis’in temsili kurucu irade olması yapacağı anayasayı hangi çoğunlukla kabul ederse etsin halkın onayına sunması zorunluğunun bir gereğidir. Çünkü seçilmiş meclisler asli kurucu iktidar olarak değil temsili kurucu irade olarak yeni anayasa yapma yetkisine sahiptir. Bunun için olağan dönem asli kurucu iktidar tezi meclisin (olağan veya yeni anayasa için seçilmiş kurucu meclisin) temsili özelliğini göz ardı ettiği veya meclise aslilik atfettiği için eleştirilere açıktır. Bunun yerine asli kurucu irade-temsili kurucu irade ayrımıyla meselenin ele alınması kavramsal olarak çok daha isabetlidir. Nihayetinde seçilmiş meclisler zaten halkın nasıl bir siyasal sistemde yaşamak istediğine ilişkin tasavvurları ve pratikleriyle yapmış olduğu siyasal anayasayı, hukuksal anayasaya çevirmekle ödevlidir. Sonra da bu çevirinin doğru olup olmadığına halk karar verecektir.

 

YENİ ANAYASA YAPIM SÜRECİNDE İKİLİ NİTELİK VE ANAYASA YARGISI

Bu açıklamalar ışığında TBMM yeni anayasa yapım sürecinde ikili bir niteliğe kavuşur. Biri cari anayasa tarafından “kurulmuş iktidar” niteliğidir. Diğeri asli kurucu irade olan halk tarafından görevlendirilmiş “temsili kurucu irade” niteliğidir. TBMM yeni anayasa yapım sürecinde eş zamanlı olarak bu iki niteliğin gerektirdiği fonksiyonları kendi mecralarında ayrı ayrı yerine getirir, buna da engel bir durum yoktur.

 

Buna göre TBMM yeni anayasa yapım sürecinde eş zamanlı şekilde mevcut anayasaya göre kurulmuş iktidar olarak yetkilerini kullanırken AYM denetimine tabi olacaktır. Ancak temsili kurucu irade olarak yeni anayasa yapım sürecini yürütürken AYM denetimine bağlı olmayacaktır. Çünkü iki ayrı mecra iki ayrı nitelik söz konusudur.

 

Bu nedenle TBMM mevcut anayasanın 175. maddesindeki usule göre yeni anayasanın yapılmasını tercih etse bile bu durum yeni anayasanın kabulüne anayasa değişikliği statüsü kazandırmaz, AYM’nin şekli denetim yetkisini devreye sokmaz. Sadece TBMM temsili kurucu irade niteliğiyle bu usulü benimsemiş olur. TBMM gerek duyarsa bu konuda bir Meclis Kararıyla süreci başlatabilir. Yeni anayasasının yapımına ilişkin bir kanun dahi çıkarabilir. Hatta TBMM açık bir işlem yerine yeni anayasa yapım usulünü 175. Maddedeki esaslar göre yürüterek örtük bir kararla da bu iradesini ortaya koyabilir. Açık ya da örtük kararın ya da kanunun ve nihayetinde kabul edilecek yeni anayasanın şeklen de olsa AYM denetimine tabi olmayacağı izahtan varestedir. Çünkü TBMM’nin yeni anayasaya ilişkin yapacağı faaliyetler mevcut anayasayla kurulmuş iktidar faaliyeti olmadığı için mevcut anayasanın bir organı olan anayasa yargısının da denetimi dışındadır. Yani tüm bu süreçlerde TBMM tarafından cari norm dışında verilen kararlar söz konusudur. Bu nedenle yeni anayasa yapım sürecindeki hiçbir karar ve işlem hiçbir şekilde Anayasa Mahkemesi denetimine tabi olamaz.

 

Sonuç olarak TBMM’nin yeni anayasa yapma yetkisi kabul edildikten sonra yapılacak yeni anayasanın önceki anayasanın bir organı (kurulmuş iktidarı) olan AYM’nin esastan olmasa dahi şeklen denetimine tabi olacağını ileri sürmek mutlak bir çelişki olur.

İki seçenek vardır:

Ya “TBMM yeni anayasa yapamaz sadece anayasa değişikliği yapabilir” şeklindeki; egemenlik ilkesine, halk iradesine ve demokratik meşruiyete aykırı olan görüşü savunmak gerekir. Bu ihtimalde zaten AYM anayasa değişikliklerini şeklen denetleyebilir.

Ya da TBMM asli kurucu irade olan halk adına temsili kurucu irade olarak yeni anayasa yapma yetkisine sahiptir denir. Bu durumda da zaten AYM kurumsal olarak TBMM’nin yeni anayasa yapım sürecinin tamamen dışında kalır. Ancak AYM üyeleri de dahil olmak üzere, yüksek yargı mensuplarının yeni anayasa konusundaki görüşlerine istişari nitelikte olmak kaydıyla elbette her zaman başvurulabilir.

 

Bu arada “TBMM yeni anayasa yaparsa AYM’nin yeni anayasayı bırakın şeklen esastan bile denetleme yetkisi doğar” şeklindeki görüşler ise artık abesle iştigalin zirvesidir. Anayasa değişikliğini dahi sadece şeklen denetleyebilen yani esastan denetim yasağına tabi olan AYM’nin, TBMM’nin yapacağı yeni anayasayı esastan denetleyebileceğini ileri sürmek cumhuriyetin yerine oligarşik bir anayasa yargısı rejiminin varlığını kabul etmek demektir. Böyle bir görüşün ise hiçbir kıymeti olmaz.

 
 
 

13/10/2024

 

BİR PAZAR GÖRÜŞÜ:

Anayasanın, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmü madde kenar başlığında da yer aldığı üzere devletin bütünlüğüne ilişkindir.

 

Bir ulusun/milletin ülkesiyle ve devletiyle birlikte varlığını koruması ancak egemen devletin, bütünlüğünü korumasına bağlıdır.  Buradaki yaklaşımın ileri sürüldüğü gibi milleti baskılamakla hiçbir ilgisi yoktur. Sistemsel normları geçmişin pratik sorunları üzerinden değerlendirmek temel bir metodoloji yanlışıdır.

 

“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmü milleti baskılayan değil tam tersine bağımsız bir devletin egemenlikle birlikte sahip olduğu ülke ve millet unsurlarını öne çıkaran bir düzenlemedir. Yani Devletin; egemenlik, ülke ve milletten oluşan üç unsurun bütünlüğü olduğuna vurgudur.

 

Geçmişin milli devlet karşıtı liberal akımlarının tortusu olan sorunlu görüşleri ileri sürmek yerine “Bütünlük İlkesinin” manasını kavramak gerekir.

Bu bağlamda, mevcut düzenlemeyi tartışmayı bir kenara bırakıp “Türkiye Cumhuriyeti, devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” anlayışıyla öne çıkarmak doğru yaklaşımdır. Böylece Türkiye Devletinin milli egemenlik ilkesine dayanması ve üniter yapısı daha da netleştirilir. Ayrıca küresel emperyalizmin ve uzantısı neo liberal siyasetlerin genelde milli devletlere özelde ise Türkiye’ye karşı geliştirdikleri hasmane tavırlara da etkili bir karşı çıkış olur.

 

Tam da bununla bağlı olarak Anayasanın 6. Maddesinin ilk fıkrası olan “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” hükmünün de ilk dört madde kapsamına alınması konuşulmalıdır.  Her ne kadar ilk dört maddenin esaslarından birincisi olan Cumhuriyet, milli egemenlik ilkesini zaten içeriyor dense de açıkça “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” hükmüne yer verilmesi kanımca bir ihtiyaçtır ve güçlendirici bir güvence düzenlemeye dönüşür.

 

Buna göre yeni anayasada “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” hükmünün ilk dört madde kapsamına alınması içeride milli egemenliğe ortak olmaya çalışan gayri meşru yapılara ve odaklara, dışarıda ise milli egemenlikleri sınırlamaya hatta tasfiyeye çalışan küresel emperyalizmin neo liberal siyasetlerine bir meydan okuma ve kararlılık tavrı olur.

Unutulmamalıdır ki Milli Devletine sahip ve hâkim olan bir Milletin, Milli Devletinin, Ülkesi ve Milletiyle bütünlüğünün korunması ve yüceltilmesi o milletin milli ülküsü/mefkûresi ve Milli Devletin de amacıdır.

 

Bu da ancak Devletin Bütünlüğü ilkesiyle ifade edilebilir. Bu bakımdan, Türkiye (Cumhuriyeti) Devletinin “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” hükmü hem semantik olarak hem de anayasal teori açısından çok doğru bir ifadedir. Tartışmaya açılması hem yersizdir hem de sorunludur. O nedenle ilk dört maddenin diğer esasları gibi bu konu da tartışma dışıdır.

 
 
 

20/10/2024

 

Bir Pazar Notu:

İÇ CEPHE TÜRKİYE CEPHESİDİR!

 

Atatürk’ün Nutuk’ta yer verdiği İç Cephe kavramı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden gündeme getirildi. Sayın Bahçeli de zaman zaman Atatürk’e de atıf yaparak İç Cephe vurgusunu etraflıca yapıyor. 

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan bölgemizde soykırımcı ve faşist İsrail yönetiminin yarattığı ateş çemberine ve küresel emperyalizmin yıkıcı projelerine karşı Türkiye’nin iç cephesini sağlam tutması gerektiğine işaret etti. Bu açıklama iç cephenin ne olduğuna ilişkin bir tartışma da başlattı.

 

İç cepheden somut olarak ve içerik açısından ne anlaşılması gerektiğine ilişkin tarihsel ve güncel boyutları üzerinden farklı değerlendirmeler olabilir. Ancak genel bir çerçevede mutabakat sağlanması mümkündür.

 

Buna göre iç cephenin Türkiye’nin Ulusal (Milli) Demokratik Cephe perspektifi olduğu yaklaşımıyla şu tanım yapılabilir:

En büyük sosyal güçlerinden birincisinin Cumhur İttifakının olduğu,

Tam bağımsızlıktan,

Coğrafi bütünlükten,

Siyasi birlikten yana ve

Anti-emperyalist tüm güçlerin birleştiği,

Türkiye’yi koruma, güçlendirme ve geliştirme hedefleriyle hareket eden CHP ve diğer muhalif mecraların yurtsever, ulusal, vatansever, milliyetçi güçleri de içinde tüm ulusal/milli güçlerin Milli Devletle birlikte oluşturduğu kuvvet, iç cephedir.

 

Cephe nitelemesinin askeri bir terim olması sebebiyle iç siyasette “iç cephe” şeklinde kullanılması halinde demokratik siyaseti militarize edebileceği eleştirileri yapılabilir. İç cephe iç siyasetteki rekabet açısından kullanılırsa bu eleştiri haklı da olabilir.

 

Fakat burada sözü edilen “iç cephe” ifadesi, ülke içi demokratik siyasi yarışma açısından değil, Atatürk’ün perspektifinde de yer aldığı üzere ülkeye yönelik çeşitli risklere karşı Milli Devlet ile Ulusal (Milli) Güç Unsurlarının bütünlüğüne işaret ettiği ve bu amaçla kullanıldığı için farklı değerlendirilmelidir.

 

Sonuç olarak İç Cephenin tüm dış tehdit ve risklere karşı Milli Güç Unsurlarıyla Milli Devletin bireşimi olan “Türkiye Cephesi” olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır.

 
 
 

27/10/2024

 

BİR PAZAR YAZISI✔️

TERÖR SALDIRISI “TARİHİ FIRSAT PENCERESİNİ” KAPATTIRAMAZ!

 

Terörü yönetenler ve kullananların Sayın Bahçeli’nin açıklamasından ve Cumhurbaşkanımızın bunu tarihi fırsat olarak nitelemesinden nasıl paniğe kapıldıkları TUSAŞ’a saldırıdan anlaşılıyor.

 

Türkiye’nin hamle yaptığı zamanda gerçekleşen terör eylemi Devletin terörü bitirme kararlılığına yönelik kalleş bir saldırıdır. Bu alçaklık Devlet kararlılığını zaafa uğratmak bir yana güçlendirip, perçinler. Toplum ise Terörü Bitirme ve Kardeşliği Güçlendirme girişiminin arkasında durur ve milli birlik ruhuyla ileri taşır.

Nitekim Ankara’daki terör eylemine karşı Devlet güçlerinin verdiği sert ve kararlı cevap, halkın yoğun tepkisi, siyasi çevrelerin ağırlıklı bölümünün hızlı ve net kınama tutumları, Devletin “Cumhur İttifakı eliyle açtığı tarihî fırsat penceresinin” heba edilmeyeceğini ortaya çıkardı. Bu konunun terörle mücadeleyi etkileyecek bir yönünün olmadığı nettir zaten pratik böyle işliyor. Ayrıca bu tarihi fırsat penceresinin eski tarzda yahut yeni tarzla bir çözüm süreci olmadığı da görülüyor.

 

Terörle mücadelede Devletin; Irak ve Suriye’deki terör unsurlarını ayrı görmesi de söz konusu değil. Terörle mücadelede “organik bütünlük” yaklaşımı zaafa uğratılamaz. Böyle bir zaafı bekleyenler ve bunun üzerine hesap kuranlar hüsrana uğrar. İçeride ve dışarıda tüm terör unsurlarının hedef alınması da Devletin bu konudaki ilkesel yaklaşımdan asla vazgeçmeyeceğini gösteriyor.

 

İşin aslı Türkiye’ye karşı kullanılan terör unsurları, eskisi kadar yapamasalar da Kürtleri insan kaynağı olarak kullanmaya çalışan ve Kürtlerin kimliğini istismar eden başta ABD, emperyalist güçlerin aylık ücretli-paralı çeteleridir. Diğer deyişle, paramiliter güçleridir. Bunlar bir Kürt hareketi olarak tanımlanamazlar, Türkiye’nin demokratik siyasetinde ve demokratik gelişiminde asla bir yerleri ve rolleri olamaz. Bu terör unsurlarının Kürtler nezdinde gerçek bir meşruiyeti yoktur. Görünürdeki kısmi meşruiyetin ise dağılması kaçınılmazdır.

 

Bilinmelidir ki; Orta-Doğu coğrafyasının geleceği Türkiye’nin milli güvenliği ve toprak bütünlüğünü tehdit edecek hiçbir sürece, seçeneğe ve yapıya açık olamaz. Türkiye buna izin vermez. Türkiye’nin bu konudaki Devlet kararlılığı, herhangi bir sınır kabul etmeyen caydırıcı askeri gücü ve sürdürdüğü mücadele Türk Milletinin teminatıdır.

Sayın Bahçeli’nin, Öcalan’ın Mecliste Dem Grubunda konuşması önerisi bir uç nokta benzetmesidir. Zaten Sayın Bahçeli bunu ve “umut hakkını” terörün bitmesi, terör örgütünün lağvedilmesi, teröristlerin Devlete teslim olması şartına bağladı. Bu şartların gerçekleşmesi veya geri dönülmeyecek bir şekilde gerçekleşme yoluna girmesi sürecinde bir uç örnek olarak ifade edilen hususun ne manaya geldiği ancak o şartlarda anlaşılabilir. Ayrıca bu kısım işin esası değildir, talidir. Esas olan; terörün bitmesi, terör örgütünün lağvedilmesi, teröristlerin Devlete teslim olması, bunların sağlanmasıdır. İşte bu bağlam üzerinden geliştirilen terörün tasfiyesi stratejisinde; çözüm süreci, müzakere, mütareke söz konusu olmaz.

 

Önemli olan Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın dediği gibi “Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihî fırsat penceresinin, kişisel hesaplara kurban edilmemesidir.

İşin özü terörsüz ve şiddetsiz bir Türkiye’ye ulaşmaktır. Bunun da imkân dâhilinde olduğu görülüyor. Bu imkân; Devletin terörü tasfiyeye ilişkin sürecine katkı yapması gereken ve bunun için terör vesayetinden kurtulmak zorunda olan siyasi sorumlular tarafından doğru kullanılırsa, infaz hukukuna ilişkin konular elbette konuşulabilir.

 

Herkesin kabul edebileceği fikri gerçek ise şudur: Terörsüz ve şiddetsiz Türkiye hedefine yürünen bir ortamda TBMM’nin Cumhuriyetin ikinci yüzyılına, Türkiye yüzyılına yakışan, kapsayıcı, Türkün, Kürdün ve herkesin kendine ait hissettiği, çok ileri hakları içeren, halkın onayına sunulacak yeni bir anayasayı ilk dört maddenin esaslarının ve demokratik kazanımlarının üzerine bina ederek hayata geçirme imkânı daha güçlü olur.

 
 
 

15/12/2024

 

✔️ PAZAR YAZISI

EGEMENLİĞİN VE BİRLİĞİN DİLİ TÜRKÇE

Türkler, Kürtler, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkesler, Gürcüler kısaca Türkiye’nin her kesimi Türkiye halkının zorunlu ve ayrılmaz unsurlarıdır. Objektif bir realite olarak Türkçe de Türkiye halkının parçası ve bu nedenle Türk Milletinin asli unsuru olan herkes bakımından birleştirici tek dil yani birliğin dilidir. Türkiye’nin birlik dilinin Türkçe olduğuna hiçbir itiraz olmadığı gibi böyle bir itirazın nesnel temeli de yoktur.

 

Egemenlik ise Türkiye halkının oluşturduğu Türk Milletine aittir. Bu nedenle Milletin dili Türkçe de egemen tek dildir.

 

Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak Devletin dili, yani resmi dil Türkçedir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçedir.

 

Dolayısıyla yeni anayasada bu ilkelerin gerektirdiği kurallara aykırı hiçbir normun olamayacağı aşikardır.

 

Diğer yandan bütün anadiller, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması, bir insan hakkıdır. Demokratik devletlerin görevi bu konuda özgürlük sağlamak ve isteğe bağlı talepler için gerekli imkanları oluşturmaktır.

 

Maalesef ülkemizde vesayet rejimi on yıllar boyu -İnkâr ve ret politikalarının bir sonucu- insanlar bırakın anadillerini öğrenme, anadillerini kullanma ve anadillerinde yaşama haklarından mahrum edildiler. 12 Eylül öncesi demokratik mücadeleyle elde edilen Kürtçe sözlük, Kürtçe dergi gibi kazanımlar ise hukuki güvenceye kavuşturulamadığı için kalıcı olamadı.

 

Yasaklar, inkâr ve ret politikaları 12 Eylül Faşizmi döneminde tavan yaptı.

 

Araya yıllar girdi ve en nihayet Erdoğan Devrimi gerçekleşti.

 

Ülkemizde farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi için 2923 sayılı Kanun’la düzenlemeler yapıldı. Bu Kanun’a dayanan idari kararlara göre yapılan uygulamalar on yılı aşkın süredir devam ediyor.

 

Ülkemizde yaşayan diller ve lehçeleri gelecek kuşaklara aktarılabilmek ve bu alanda toplumun da ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla ‘Yaşayan Diller ve Lehçeler’ dersi kapsamında Adiğece (Kiril alfabesine göre), Adiğece (Latin Alfabesine göre), Abazaca, Kurmancca, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Arnavutça ve Boşnakça dersleri okutuluyor.

Kürtçe (Kurmancca ve Zazaca) Dersi Öğretim Programı 2012-2013 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlandı. Öğretim programına uygun öğretim materyalleri de hazırlanıyor ve öğrencilere ücretsiz olarak dağıtılıyor.

 

Bu bağlamda:

Kürtçe dil dersi devlet okullarında seçmeli olarak alınabilmektedir.

Kürtçe dil dersi özel okullarda seçmeli olarak alınabilmektedir.

Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatı/kültürü (lisans) bölümleri ve akademik (lisans üstü) çalışmalar için enstitüler var.

Kürtçe dil kursları açmak mümkün.

Kürtçenin eğitim dili olduğu özel okul açmak serbesttir.

Kürtçede yaygın olarak kullanılan ve Türkçe dışında görülen `Q, X, W` gibi harflerin kullanım imkanları sağlanmıştır.

TDK tarafından TÜRKÇE-KÜRTÇE, KÜRTÇE-TÜRKÇE sözlükler hazırlanmıştır.

Anadillerde siyasi propaganda yapmak serbesttir.

Kamuda Kürtçe tercüman hizmeti vardır.

Kürtçe çağrı merkezleri açılmıştır.

Kürtçe yayınlarla ilgili bütün sınırlamalar kaldırılmıştır.

Yirmi dört saat Kürtçe yayın yapan devlet kanalı bu dönemin eseridir.

Kürtçe oyunlar sahnelenmesinin önündeki engeller kaldırılmıştır.

Kürt edebiyatının önde gelen eserleri Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayınlanmaya başlanmıştır.

Devlet Tiyatroları tarafından Kürtçe tiyatro oyunları sahnelenmektedir.

Sürdürsek sayfalara sığmaz…

 

Buradan devamla yeni anayasada gerekli düzenlemeler de yapılarak Türkiye’de bütün dil ve lehçelerin kavuştuğu bu özgürlüklere anayasal güvenceler de sağlanır.

Sonuç olarak; Türkçenin egemen ve birleştirici tek dil olmasının zorunlu sonucu ve değişmez, değiştirilemez kuralı olarak Devletin dili, yani resmi dil Türkçe’dir. Eğitimde zorunlu tek dil de Türkçe’dir. Bunun dışında bu topraklarda kullanılan bütün anadil ile lehçeler, bu dillerin öğrenilmesi ve kullanılması devletin sağladığı özgürlüklerle güvence altına alınmıştır.

 
 
 

22/12/2024

 

✔️ PAZAR YAZISI

MERKEZ AFRO-AVRASYA (ORTA-DOĞU) HUKUKU!

Suriye’deki Halk Devrimi sadece Baas ve Esed diktatörlüğünü yani bu kanlı rejimi sona erdirmedi. Bu devrim Orta-Doğu’nun tamamını etkileyecek yeni bir sürecin başladığına da işaret ediyor.

 

Suriye devrimiyle bölgede tetiklenen süreç, adil bir yeni dünya düzenine kapı aralayacak bir umudu da yeşertebilir.

 

Belirtelim ki Orta-Doğu (Ortadoğu) adlandırması oryantalisttir. Bölgenin çeşitliliğini, tarihi ve kültürel zenginliğini göz ardı eder ve batının bu coğrafyaya bakış açısını yansıtır. Bu nedenle daha objektif ve bölgenin bağlamına uygun bir isme ihtiyaç var. İsimlendirme çalışmasında alanın uzmanları ve akademisyenlere görev düşüyor.

Bir yenilik olarak Orta-Doğu yerine “Merkez Afro-Avrasya” adıyla başlanabilir. “Merkez Afro-Avrasya” adı, coğrafi ve tarihsel bağlamda, bölgeye yönelik oryantalist yaklaşımlardan uzak daha tarafsız ve objektif bir isimlendirme sunar. Aynı zamanda bölgenin stratejik önemini, kültürel çeşitliliğini ve tarihsel rollerini de doğru bir şekilde ifade eder.

 

Yine batı merkezli tanıma dönersek Orta-Doğu, farklı gruplandırmalar olmakla birlikte, genellikle aşağıdaki ülkelerden oluşan bölge olarak kabul edilir:

Suriye, Irak, Katar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas.

Türkiye; 24 ülkeden oluşan bu coğrafyanın fiziksel olarak Avrupa ile bütünlüğünü sağlayan, ekonomik, siyasi ve hukuki olarak öncülüğünü yapan Merkez ve kutup ülkedir.

Merkez ülke olan Türkiye’nin bir bölge hukuku oluşturmak konusunda öncü bir rol oynama gücüne ve imkânına sahip olduğu görülüyor. Türkiye’nin bu gücü hem tarihinden geliyor hem de bugün bölgede ulaştığı seviyeden ve etkili olma kapasitesinden doğuyor.

Bölgenin; anayasa, medeni ve siyasi haklar, sosyal haklar ve devletlerarası ilişkiler hukukunu Türkiye’nin birikimi ve tecrübesi üzerinden yeniden yapılandırma konusunda ülkelerin özgünlüğü ve yerel özelikleri dikkate alınarak bir fikri çalışmanın başlatılması son derece isabetli ve faydalı olabilir.

 

Her ülkenin birliğini ve bağımsızlığını esas alan, egemen bir hukukun ihracını değil genel çerçevesinde mutabakat sağlanmış ortak bir bölge hukukunu hedefleyen bir çalışma başlatılabilir. Bu çalışmada bir bölgesel ekonomi hukukuna hazırlık belki de ilk kapsamlı proje olarak ele alınabilir.

 

İsrail’e gelince ancak Birleşmiş Milletler kararları temelinde 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması kaydıyla böyle bir süreçte yer alabilir. Aksi takdirde İsrail işgalci ve soykırımcı bir devlet olarak tasfiye edilir.

Kıbrıs ise bu süreçte iki devletli bir çözümün kabul edilmesiyle doğru konumda olur.

Dünyanın merkezi olan Orta-Doğu coğrafyasına Merkez Ülke olarak öncülük yapan Türkiye’nin, insanlığa esin olabilecek bir bölgesel kamu ve ekonomi hukukunun yani “Merkez Afro-Avrasya” hukukunun inşası amacıyla bir fikri hazırlık çalışması başlatması vizyoner bir bakıştır.

 

Bu girişim, bölgenin, Türkiye’nin öncülüğünde küresel emperyalizme karşı bir bütün olarak pozisyon alması ideali açısından da umut verir.

Böyle bir sürecin Türkiye halkı ve bölge halklarının huzuru, ekonomik ve sosyal refahı, özgürlüğü ve barış içinde bir arada yaşaması için büyük imkanlar üretebileceğini öngörmek gerekir.

 

Burada savunulan görüş; güçlü, kapsamlı ve iddialı bir teze ilişkin kısa bir tanıtımdan, fikri bir ipucundan ibarettir. Bu fikri ipucu üzerinden üniversitelerin konu tasnifine göre yapacağı sempozyumlarla, diğer akademik çalışmalarla bu girişimin ilk adımı atılabilir.

Pilot çalışma ise Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın dikkat çektiği Suriye’nin yeni anayasa yapım süreci olabilir. Suriye’nin birliğini ve geleceğini güvence altına alacak kapsayıcı yeni bir anayasa çalışması Türkiye’nin destek olduğu ve fikren katkı yaptığı bir faaliyet olarak gelişebilir.

 
 
 

16/02/2025

 

✔️ PAZAR YAZISI

HUKUK NOTLARI (1)

Küresel ve bölgesel egemenlik savaşlarının sadece fiili güce dayandığı günümüzde, hukuk tartışmaları da gerçekçi olmak zorunda. Evrensel hukuk, uluslararası insan hakları düzeni gibi kavramlara ilişkin ezberler bozuldu, illüzyonlar dağıldı, olgusal gerçekliğin acımasızlığı açığa çıktı.

 

EVRENSEL HUKUK

Evrensel hukuk kavramının batıcı manası ve içeriği insanlık için güvenilmezdir. Yerelden bağımsız bir evrensel olmaz, bu yerel de sadece batı olamaz. Batının tecrübesinden ve yerelliğinden ibaret bir evrensel hukuk tanımını kabul etmek mümkün değil. O evrensel(!) içinde, batıdan başka bir yerel yoksa evrensel de yoktur.

Gerçek evrensel hukuk tüm insanlığın birikiminden oluşan bir hukuk müktesebatı olabilir. Hukuk ve değer ilişkisi, hukuksal değer gibi hususların epey tartışmalı olduğunu göz ardı etmeden bütün insanlığa ait ilke, değer ve norm bütünlüğünü evrensel hukuk olarak varsayabiliriz. Ama bu yeni evrensel batıya ve batıcılığa indirgenemez.

 

EVRENSEL HUKUK-MİLLİ YARGI

Bir ulusal yargının evrensel hukukun kabullerini dikkate almasının sınırı kendi ulusal pozitif hukuk düzenidir. Evrensel hukuk ne doğrudan referans alınabilir ne de doğrudan uygulanabilir. Genel kabul görmüş kurallar yalnızca bir ülkenin iç hukuk düzenine norm olarak işlendiğinde milli yargıyı bağlar.

 

Ayrıca bir ulusal (milli) yargının, bağlı olduğu pozitif hukukunu bir hukuk anlayışıyla uygulaması gereken hallerde, hukuk bakışını tüm insanlığa ait evrensel hukuk müktesebatıyla uyumlu kılması savunulabilir. Fakat bu durum ulusal (milli) hukuk olgusunu ortadan kaldırmaz, demokrasiyi benimsemiş ülkelerin ulusal hukuk sistemlerinde zaten olması gereken evrensel hukuk unsurunu görünür kılar.

 

Bu bakış açısını ABD, Almanya, İngiltere, Fransa başta olmak üzere medeni (!) sayılan batı, çıkarlarına aykırı olunca asla dikkate almıyor. Guantanamo, Ebu Gureyb cezaevi işkenceleri, NSU davaları, sarı yeleklilerin hak ihlalleri, kişilik haklarını ihlal eden sistemli polis uygulamaları gibi çok örnek var. Örtük/açık polis devleti pratiği, yabancı, siyah ve İslam düşmanlığı, ırkçılık olağanlaşmış. Gazze’de batının bilinçli körlüğü evrensel hukuk aldatmacasını çöpe attı. Birleşmiş Milletler sistemi iflas etti. Avrupa Birliği can çekişiyor, pandemide ve Gazze’de ibretlik hale düştüler. Tabi ki sui misal emsal olmaz. Ama Türkiye’de hukuktan şikâyet edenlerin hukuk ihlalleriyle malul batıya halen daha toleransı da utanç vericidir.

 

Türkiye’de hukuk devleti taviz verilemez bir anayasal esastır. Bazı hukuk uygulamaları, kimi soruşturma ve kovuşturmalar eksik veya sorun içerebilir. Hukuk reformu perspektifinin ve yargı reform stratejilerinin bir hedefi de bu eksikleri gidermek ve sorunları çözmektir. Terörsüz Türkiye’ye ulaşmak hukuk reformlarını çok daha kapsamlı ve hızlı hayata geçirmeye de katkı sağlayacaktır.

 

KÜRESEL DÜZEN

İkinci dünya savaşından sonra BM’nin kuruluşu, uluslararası sözleşmelerin artışı teorik olarak devletlerin egemenliklerini sınırlamayı kabul ettiği şeklinde yorumlanabilir.

Ancak BM’nin görünürdeki amacı olgusal gerçeklikle hiç uyuşmadı. Kurulan bu sistem özellikle batı egemenlerinin, emperyalist güçlerin küresel hakimiyet savaşında araç olmaktan başka bir işe yaramadı. Bu sistem yoluyla ‘egemenlikleri sınırlanmak istenen ülkelere karşı’ bir de hukuk kılıflı operasyonlar yapıldı.

İnsan hakları özüne yabancılaştırıldı, ideolojiye dönüştürüldü, ulusal devletleri zaafa uğratmak ve teslim almak için kullanıldı.

 

Sonuçta görünürdeki küresel hukuk sistemi çöktü. Küresel seviyede hiçbir kural ve kurum referansı kalmadı, şimdi açık güç savaşları var. İnsanlık bu kaostan dünyayı yeniden yapılandırarak çıkabilir. Bunun nasıl olacağı ise en önemli konu.

Kesin olan şu ki milli devletler bağımsızlıklarını koruyarak, eşit seviyeli iş birlikleri yaparak ve milli devletlerin anti-emperyalist birliğini geliştirerek bu kaosa karşı yeni bir yol açabilir. Türkiye’nin yapmaya çalıştığı budur ve başaracağına inancımız tamdır.

 
 
 

23/02/2025

 

✔️ PAZAR YAZISI

HUKUK NOTLARI (2)

Batıcı evrensel hukuk oyununun bitmesi gibi evrensel hukuka dayandığı iddia edilen monist (tekçi) hukuk anlayışının sahteliği de deşifre oldu.

Monist hukuk tezi her ülkenin hukuk düzeninin aynı temel kurumlara ve ilkelere dayanması gerektiğini iddia eder. Bu bakış toplumsal ve siyasi meşruiyeti dışlayan bir hukuk mühendisliği olup hukuk toplum çatışmasına yol açar.

 

MONİST HUKUK İMKANSIZDIR!

Hukuku var eden tarihsel, coğrafi iktisadi, kültürel ve sosyal şartlar her ülkenin milli hukukuna özgünlük katar. Ülkelerin pozitif hukuku, hukuk üretimini belirleyen şartları nedeniyle farklı esaslara sahip olur. Dolayısıyla monist hukukun objektif koşulu yoktur.

Monist hukuk için iradi (sübjektif) koşul da yoktur. Çünkü birçok ülke egemenlik stratejileri için iç ve dış olmak üzere ikili (düalist) hukuk kullanıyor. Buna karşın Batı egemenleri, kontrol altına almak istedikleri ülkelere monist hukuku dayatıyor. Avrupa Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerine ve Türkiye’ye yapmaya çalıştığı tam da buydu.

Monist hukuka örnek gösterilen ve kaldırılması gereken Anayasa m. 90 hükmü bu dayatmanın bir delilidir. Hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin çelişki halinde kanuna üstün tutulmasını içeren bu hükmün benzeri Avrupa’da Türkiye’den başka dört ülkede var: Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Romanya ve Bulgaristan. Böyle bir hükmün Almanya ve Fransa dahil 50 Avrupa ülkesinde bulunmaması monist hukuk hilelerinden biri. Ayrıca Macaristan ve Polonya’da AB hukukuna aykırı kararların monist hukuk dayatmasına baş kaldırı olduğu görülüyor.

 

İşlerine gelmediği için bir monist hukuk kurumu olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin son dönem kararlarına başta ABD, batıdan birçok devlet karşı çıktı. Hatta “UCM Afrika ülkeleri vb. için kuruldu” beyanıyla UCM’nin batı emperyalizminin yayılması için kurulduğu itiraf edildi. Tüm bunlar insanlığa monist hukuk üzerinden kurulan tuzağı iyice teşhir etti. Özetle monist hukukun herkesin uyması gereken küresel gerçeklik olduğu iddiası emperyalist bir aldatmadır.

 

ULUSLARASI İNSAN HAKLARI DÜZENİ YOKTUR!

Konu hak ve özgürlükler olsa bile bir monist hukuk bakışı yok. Evet uluslararası insan hakları hukuku öğreti olarak vardır ancak dünya genelinde uygulanan bir pozitif hukuk düzeni olarak yoktur.

 

Ulusal yargılar, uluslararası insan haklarını iç hukuklarının parçası olduğu ölçüde ve kapsamda uygular.

 

Uluslararası (Amerikalılar-arası ve Avrupa) insan hakları mahkemeleri ise bağlı oldukları uluslararası sözleşmelere göre karar verir.

 

İşin aslı ulusal ve uluslararası yargısal pratikte referans alınan ve monist hukuk yaklaşımına dayanan bağımsız bir uluslararası insan hakları düzeninin olmadığıdır.

 

GÜNÜMÜZÜN HUKUK GERÇEĞİ

Bugün egemen milli devletler bakımından görünürde ikili bir pozitif hukuk düzeni var.

Birincisi her devletin ulusal mevzuatından yani pozitif hukukundan oluşan iç hukuk düzeni.

İkincisi çok taraflı uluslararası sözleşmelerden oluşan dış hukuk düzeni.

Olgusal duruma bakıldığında milli devletler iç hukuk düzenini güçlendirirken uluslararası sözleşmelere dayanan dış hukuk düzeni çöküyor.

 

Bunun ana sebebi batıcı evrensel ve monist hukuk yaklaşımının emperyalist projeler için araç olduğunun açığa çıkması ve bu nedenle objektif bir etki yapamamasıdır. Bu gerçekle yüzleşen birçok milli devlet iç hukuk düzenlerini güçlendirerek kendilerini koruma yolunu seçti.

 

Türkiye özellikle 16 Nisan 2017 Anayasa değişikliğiyle birlikte hukuk perspektifini iç hukuk düzenini geliştirmek olarak belirledi. Yeni anayasa yaklaşımının da bu perspektifte olacağına şüphe yoktur.

 

Türkiye’nin bağımsızlığı için hukuk alanındaki temel görev milli hukukun, emperyalistlerin ve iç uzantılarının hukuk görünümlü saldırılarına karşı korunması ve güçlendirilmesidir. Bu kapsamda hukuk istismar edilerek hamle yapılan yetki devri ve bölücülük gibi yaklaşımlara ve bunların meşrulaştırılması oyunlarına karşı net ve kararlı bir dil kullanmak da iç hukuku güçlendirmenin bir gereğidir.

 
 
 

02/03/2025

 

✔️ PAZAR YAZISI

HUKUK NOTLARI (3)

Bağımsız bir uluslararası insan hakları düzeni yok, bu çoktan belli oldu. Aynı şekilde ulusal üstü hukuk düzeni iddiasının da gerçek değil bir kurgu olduğu anlaşıldı.

 

ULUSALÜSTÜLÜK KURGUSU

1990’lı yıllarda; tarihin sonu, ulus devlet dönemi bitti, küresel düzene geçiliyor, Avrupa küçük bölgeler Avrupası olacak şeklindeki neo liberal dalga hukuk bakışını da etkiledi. Avrupa Birliği hukukuna ulusal üstü hukuk, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulusal üstü yargı denildi oysa ne AB ulusal üstü hukuk üretebildi ne de AİHM ulusal üstü yargı olabildi.

 

AB Anayasası fiyasko oldu. AB normları üye ülkelerin ulusal hukuklarının fiilen üstünde değil. Üye ülkeler bunun için devamlı bir uyum sürecine zorlanıyor.

AİHM’nin ise giderek daha çok siyasi proje karar veren, hukuku batının çıkarları için kullanan yargısal görünümlü siyasi merci özelliği açığa çıktı.

 

Zaten kararların uygulanmasını batıcılığı tek doğru gören üstenci bir siyasi komitenin (Bakanlar Komitesinin) denetlediği bir yargı merci tarafsız ve bağımsız olamaz. Siyaset eksenli böyle bir yerin ulusal üstü yargı merci olması mümkün değil.

 

Sistem olarak da mümkün değil. İkincillik ilkesine göre (hak ve özgürlüklere ilişkin asıl yükümlülüğün taraf devletlere ait olması gereğince) AİHM’nin sözleşme uyarınca Konsey üyesi ülkelerin yargı mercileri üzerinde hiyerarşik olarak üstte olan bir konumu yok. Dolayısıyla temyiz merci gibi hiyerarşik denetim yapamaz, sadece yönlendirici denetim yapabilir. Bu da AİHM’nin ihlal tespiti kararlarının ulusal yargı mercileri bakımından usulden bağlayıcı ama esastan bağlayıcı olmadığını kanıtlar.

 

MİLLİ YARGI FONKSİYONU

Genel olarak yargı egemenliğin bir fonksiyonudur. Türkiye’de devletin şeklini milli egemenlik ilkesi belirler. Bu nedenle bizim yargımız milli egemenliğin fonksiyonudur ve Türk Milleti adına karar verir. Türk yargısı milli devletin bir erki olarak organik manada, milli egemenliğin bir fonksiyonu olarak da işlevsel anlamda milli karaktere sahiptir.

 

Yargının fonksiyonel olarak milli olması ve milli hukuka göre karar vermesi insanlığa ait evrensel hukuk bakışıyla uyumlu olmasına engel değildir. Yani milli yargı ve milli hukuk kavramları ile insanlığa ait evrensel hukuk bakışı birbirini dışlamaz.

 

Buna mukabil batıya ait ve batıcılığı teşvik eden hukuk anlayışını evrensel hukuk olarak dayatan yaklaşımlarla milli yargının uyumu, batıcılığa teslim olmadıktan sonra nesnel olarak mümkün değildir. Dünyada birçok milli devletin batıcılıkla hukuk düzlemindeki çatışmasının ana sebebi budur.

 

Bu arada batı devletlerinin “ulusal yargı politikaları geliştirmeleri ve uygulamaları” normal karşılanırken, bizde bazılarının milli yargı kavramından rahatsız olması ibretliktir.

İhtiyacımız ulusal yargı politikamızı geliştirmeye devam etmektir. ABD, Almanya, Fransa, İngiltere gibi batı devletleri bu konuda toplumları baskılayan, bireyleri korkuya dayalı oto-kontrole zorlayan kötü örneklere sahiptir. Türkiye iyisini yapabilir.

 

MİLLİ HUKUKUN ZORUNLULUĞU

Günümüzde ulusal devletler ulusal hukuktan vazgeçemez. Buna mukabil insanlığa ait evrensel hukuk bakışını dışlamadan milli hukuka ve milli yargıya sahip olunabilir ve doğrusu da budur.

Türkiye batıcı evrensel hukuk aldatmacasını reddederek, insanlığın tamamının birikimine dayanan ilke, değer ve normdan oluşan bir evrensel hukuk tezini savunmaya devam eder. İnsanlığa ait gerçek evrensel hukuku oluşturmak ve geliştirmek konusunda üzerine düşeni de yapar. Ancak Türkiye hiçbir zaman milli hukuk ve milli yargı yaklaşımını terk etmez.

 

Bir de yeni anayasada neo-liberal ve liberal hukuk istikameti çizme çabaları var. Neo-liberal hukuk nihayetinde milli devletleri tasfiyeyi amaçlar. Liberal hukuk ise milli devletleri küçültmeyi hedefler, iç ve dış yetki devirlerini teşvik eder. Türkiye bunlara prim vermez. Yeni anayasanın temel yaklaşımını milli anayasacılık ilkeleri belirler. Çünkü milli hukuk ve milli yargı olmadan milli devlet ve bağımsız bir ülke olmak asla mümkün değildir.

 
 
 

16/03/2025

 

✔️ PAZAR YAZISI

YENİ ANAYASA NOTLARI (2)

Anayasa: Bir Güvenceler Sistemi!

Literatürde “anayasa nedir?” sorusuna birçok cevap verilir. En sade tanımlardan biri şu olabilir: Anayasa, devletin nitelikleri ve teşkilatı ile vatandaşın haklarını, özgürlüklerini ve ödevlerini düzenleyen esas ya da üst kanundur.

 

Yapılan her tanım gibi bu tanıma da eleştiri yöneltilebilir. Teorik olarak anayasa tartışmaları hep devam edecektir; çünkü teori bunu gerektirir. Bununla birlikte bir anayasa, devlet ve vatandaş açısından ne ifade eder sorusu daha pratiktir. Aynı şekilde anayasanın devlet ve vatandaş için işlevi ne olmalıdır sorusu da sorulabilir.

Bu soruların en kısa cevabı şudur: Fonksiyonel açıdan anayasa bir güvenceler (teminatlar) sistemidir.

 

Yeri gelmişken belirtelim: Bir anayasanın fonksiyonu doğrudan icrai olmak değildir. Anayasa, güvenceler oluşturmanın yansıra aynı zamanda icrai yapılara ve süreçlere çerçeve çizen, ödev ve sorumluluk yükleyen bir düzen oluşturur. Bu düzeni işletmek devlet erklerinin yani icrai mercilerin görevidir. Bu nedenle uygulama sorunlarını veya genel meseleleri öne çıkararak “Yeni anayasa bunları mı çözecek?” demek, konuyu anlamamak veya bilinçli olarak çarpıtmaktır.

 

Bir anayasa hangi hususlarda güvenceler oluşturmalıdır? Asıl konu budur.

Elbette günümüzde temel hak ve özgürlükler, anayasa ile güvence altına alınır. Ancak anayasanın yalnızca bireysel hak ve özgürlüklere ilişkin bir güvence sistemi üretmesi yeterli olmaz. Bir anayasanın yalnızca bireyi değil, aileyi, toplumu ve devleti de güvence altına alacak bir dengeye sahip olması gerekir.

 

Özellikle anayasanın yalnızca bireysel özgürlükleri korumaya odaklanması gerektiğini savunan görüşlerin neoliberal bir hukuk anlayışından doğduğu açıktır. Bireysel hak eksenli paradigma olarak savunulan bu görüşler, aslında milli devleti zayıflatan ve küresel emperyalizme hizmet eden uygulamaların kapısını açmaktadır.

 

Eğer anayasa neoliberal hukuk anlayışlarına karşı milli hukuku koruma misyonunu yerine getiremezse, o ülkenin bağımsızlığı erozyona uğrar ve küresel sermaye, devletin egemenlik alanını aşındırmaya başlar.

 

Bu nedenle hak ve özgürlükleri, küresel sistemin ideolojik dayatmalarına karşı aslına uygun şekilde anlamak ve “serbestlik fetişizmi” tuzağına düşmemek gerekir. Her şeyin serbest olması özgürlük değildir. Neredeyse sınırsız serbestliğe sahip sosyal medya ve dijital mecraların nasıl bir anti-özgürlük alanı ürettiği ve dijital faşizme yol açtığı bunun en yıkıcı delillerinden biridir.

 

Günümüzde anayasanın işlevi sadece bireyin haklarını korumakla sınırlı değildir. Bugün anayasalar bireyin haklarının yanında genel olarak milli olanı özel olarak milli devleti, milli hukuku, milli yargıyı korumak zorundadır. Aksi halde ülkenin varlığını sürdürmesi zorlaşır. Eğer bir anayasa milli olanın özünü ve esaslarını koruyamazsa o devlet iç bütünlüğünü kaybeder ve her türlü dış müdahaleye açık hale gelir.

 

Bir ülkenin küresel sistem içinde hukuken nasıl konumlandığı anayasal ilkelerle belirlenir. Milli devlet, milli hukuk ve milli yargıyı zayıflatan bir anayasal sistem ülkenin bağımsızlığını tehdit eden bir anayasal risk oluşturur.

 

Bu riski pozitif hukuk açısından ortadan kaldırmak için anayasanın öncelikle ülkenin bağımsızlığını ve bağımsızlığın ana güçlerinin başında gelen milletin birliğini güvence altına alması gerekir.

 

Türkiye’de yeni anayasa her şeyden önce daha güçlü bir güvence sistemi için ihtiyaçtır. Çünkü mevcut anayasa, hiçbir konuda tam güvence sağlayan bir norm düzenine sahip değildir.

 

Türkiye’nin; milli devlet, millet, ülke, vatandaşlık, devlet dili, milli hukuk, milli yargı, halk, seçmen, toplum, aile ve birey açısından mevcut güvenceleri koruyacak, eksikleri giderecek, güvenceleri geliştirecek, Cumhuriyet ve Demokrasiyi güçlendirecek yeni bir anayasaya kavuşması artık kaçınılamaz bir gerekliliktir.

İzleyen yazıda bu konulardaki güvencelerin neler olduğunu ele alacağız.

 
 
 

06/04/2025

 

PAZAR YAZISI

✔️DEMOKRATİK SİYASETİ KORUMAK!

Küresel emperyalizm günümüzde milli devletlere, milli değerlere, doğal aileye ve bireye saldırmakla yetinmiyor, neoliberal yıkıcılığın operasyon araçlarıyla demokratik siyaseti de hedef alıyor.

 

Demokratik siyasetin, değerlerden ve ortak iyilikten soyutlanarak içi boşaltılıyor. Demokratik kılıf giydirilen bir neoliberal siyaset tarzı, kaosun ve saf kötülüğün aracı haline getiriliyor. Milli devletlerin iç siyasetine zehirli bir siyaset tarzı enjekte ediliyor.

Bugün arsızlık, yüzsüzlük ve hile siyaseti, ahlakın ve etiğin ayaklar altına alınması, yalanın siyasetin anadili olması küresel emperyalizmin milli devletlere ihraç ettiği tahripkâr siyasetin özellikleridir. Demokratik görünümlü bu siyaset tarzında ortak değerler ve iyilik amacı yoktur, emperyalist ajandalara hizmet vardır.

 

Mesela fahiş fiyatlı, sağlığa zararlı, aldatıcı ya da tekelleşmeye dayalı ürünlerin, yine tüketici haklarını, çocuk haklarını ve temel özgürlükleri ihlal ederek üretilen ürünlerin yahut insanlık suçu işleyen devletlerle (örneğin İsrail’in Gazze’deki soykırımı gibi) ilişkili firmaların ürünlerinin boykot edilmesi meşru bir eylemdir ve demokrasi hukukuyla uyumludur.

 

Ancak milli ekonomiye zarar vermeyi hedefleyen, gayrimeşru siyasi sonuç elde etmeye çalışan veya firmaları siyaseten taraf tutmaya zorlayan boykotlar meşru ve demokratik değildir, yıkıcı eylemlerdir. Kişileri bu tip eylemlere katılmaya teşvik, tahrik ve zorlama fiilleri ise ceza mevzuatında olan bazı suçları oluşturur ve yaptırıma tabidir.

Bu konuda kimi somut örnekleri son günlerde Türkiye’de yaşıyoruz. Muhalefetin mandacı kesimi ilkin, halen devam eden, milli ve yerli firmaların ürünleri için boykot çağrısı yaptı. Bu arada Türkiye’nin tüm ticaretini hedef alan bir günlük tüketim boykotu da denediler ama sonuç alamadılar. Her iki eylem de normalde meşru ve hukuka uygun demokratik bir eylem olan boykotun emperyalizm ve mandacı işbirlikçileri eliyle bir operasyon aracına dönüştürülmesinin somut kanıtıdır.

 

Emperyalist bir proje olarak geliştirilen yeni nesil eylemler şu özellikleri taşır:

Birincisi olağan şartlarda demokratik eylem kabul edilen toplantı, gösteri yürüyüşü, protesto, boykot ve kişilerin bireysel veya kolektif her türlü kendilerini ifade etme imkânlarını meşru hedef ve amaçlardan kopartarak deforme etmek.

İkincisi deforme edilmiş demokratik eylem imkânlarını demokrasi hukukunu ihlal eden araçlara dönüştürmek yani kasti olarak hukuk dışı eylemler olmasını sağlamak.

Üçüncüsü bu eylemlerle kaos ortamı oluşturmak, toplumda devlet zaafı ve yönetilemezlik algısını hâkim kılmak.

 

Hukuk ihlaline dayalı yeni nesil eylemlerin başlıcaları ise şunlardır:

– Bir kısım genci kitle gücü olarak kullanmaya çalışan, sembolizmle desteklenen üniversite ve sokak eylemleri ile Vandalizm.

– Milli ve yerli firmaları hedef alan siyasi amaçlı ekonomik ve ticari boykot.

– Tüketicinin tüm ekonomiyi hedef alan siyasi amaçlı alışveriş boykotu (tüketim boykotu).

– Genel ekonomik faaliyetin siyasi amaçlı olarak ülke çapında durdurulması.

Global merkezlerin başka hukuk dışı eylem tarzları geliştireceği de ihtimaldir.

Tüm bu yeni nesil emperyalist proje eylemlerin görüntüde hak ve adalet dili olsa da hedef meşru talepler ifade etmek, amaç bir hakka ulaşmak değildir.

 

Hedef sosyal, siyasi ve ekonomik bir kaos çıkarmaktır. Amaç küresel emperyalizme ve neoliberal politikalara hizmet edecek bir yönetimin işbaşına gelmesini sağlamaktır.

Demokratik siyaseti, demokratik görünümlü yıkıcı neoliberal siyaset tarzına karşı korumak bugün milli devletlerin tam bağımsızlık mücadelesinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu mücadele ancak demokrasi hukukuna sahip çıkılarak ve emperyalist proje olan yıkıcı eylemlere karşı güçlü tedbirler alınarak verilebilir.

 

Ülkemiz için kaos dileyen dış ve iç hainler bilsin ki Türkiye, emperyalizm ve işbirlikçilerinin her türlü operasyonuna karşı bugün çok daha güçlüdür ve hiçbir emperyalist oyuna asla geçit vermez.

 
 
 

27/04/2025

PAZAR YAZISI

 

DEMOKRASİ HUKUKU NOTLARI (3)

 

Demokrasiyi Koruma İhtiyacı!

 

Batıdaki durum giderek demokrasiyi seçimle değil kabul edecekleri veya etmeyecekleri seçim sonucuyla değerlendirmeye geçti. Bunlara demokrat, savundukları rejime demokrasi denemez. Çıkarlarına göre demokrasiyi araçsallaştıran bu zihniyet elitist faşizmdir. Bunlar için halkı devreden çıkaracak bir rejim arayışında olmak meşrudur.

 

Batının elitist faşistleri “fonksiyonel demokrasi” ve nihai olarak da “holonik demokrasi” isimleri verilen, hiyerarşiye ve toplumsal evrim (!) basamaklarına dayanan yeni bir kast sistemi peşindeler.

 

Bu çevrelerde “herkesin oy hakkına sahip olması artık sorunları çözmüyor hatta halkın yanlış tercihleri sebebiyle (!) tehlikeli sonuçlar doğuyor” iddiaları tartışılıyor. Genel ve eşit oy hakkı yerine hiyerarşik bir düzene göre herkes kendi çemberinde oy kullansın tezi ileri sürülüyor. Bütün çemberleri kapsayan yani tepe çemberde yer alanlar ise küresel hükümeti seçsin deniyor. Amaç seçkinler yönetimi kurmak, yani küresel elitist bir faşizme geçmektir.

 

Bu küresel tehdite ve batının demokrasi krizine karşı başta genel ve eşit oy hakkı olmak üzere demokrasiyi tüm boyutlarıyla savunmak, tam bağımsızlık için ulusal demokrasileri korumak ve demokrasi hukukunu geliştirmek yeni bir evrensel inşası için giderek belirleyici hale geliyor. İnsanlığın en önemli anti-emperyalist mücadele alanlarından birinin demokrasiyi korumak olduğu görülüyor. Ancak bu korumanın batıdaki halkın önemli bir kesiminin yabancılaştığı çok sorunlu batıcı temsili demokrasiye atfen olamayacağı açıktır.

 

Batıda halkın ciddi bir bölümü oy verme hakkına rağmen siyasal sistemin işleyişinde iradesinin etkili olmadığı kanaatine varmış olup artık oy kullanmıyor. Bu kesimin temsili demokrasinin mevcut haliyle korunmasına mesafeli duracakları öngörülebilir. Bu nedenle bugün demokrasiyi korumak ancak yeni bir yaklaşım olan demokrasi hukukuyla sağlanabilir. Yani demokrasiyi korumak için halkı güçlendiren, halkın iradesini erklerin kuruluş, işleyiş ve değişiminde belirleyici hale getiren demokrasi hukukunu geliştirmek gerekir. Türkiye’nin demokrasi krizinden uzak olması ve demokrasi hukukunu geliştirme konusunda sahip olduğu yüksek kapasite bu mücadelede Türkiye’yi öne çıkarıyor.

 

Yeni Nesil Eylemlere Karşı Demokrasiyi Korumak!

 

Bazı geleneksel eylemlerin güncellenmesi, kimi farklı eylem tarzlarının geliştirilmesiyle emperyalist bir proje olarak üretilen yeni nesil eylemlerin zorunlu unsurlarından birisi demokrasinin meşru eylem ilkelerini ve ifade hakkını ihlal etmektir. Bu bağlamda yargıya, idareye, kurumlara eleştiri sınırlarını aşacak şekilde kasten saldırmak ve değersizleştirmeye çalışmak da yeni nesil bir eylem biçimidir.

 

Emperyalist bir proje olarak geliştirilen, hukuka aykırı olarak hayata geçirilen, zarar verme ve vandalizm yöntemli, kaos hedefli bu yeni nesil eylemlere karşı demokrasiyi koruma ihtiyacı elzemdir.

 

Demokrasiye aykırı yeni nesil eylemler, hem ulusal devletleri hem de ulusal demokrasileri zaafa düşürerek hedef ülkeyi yönetilemez hale getirmek için teşvik ve tahrik ediliyor. Nihai amaç da küresel güçlerin kontrolünde uydu yönetimler oluşturmaktır.

 

Bugün Türkiye’de tam da böyle bir oyun oynanıyor. Emperyalist güçler İstanbul’daki yolsuzluk operasyonundan beri Türkiye’de Chp’nin mevcut temsil alanlarını kullanarak ve bir çok dış istihbarat örgütünü de devreye sokarak sürekli eylem yoluyla daimi kaos ortamı oluşturmaya çalışıyor. Bu stratejinin özel bir hedefi de Terörsüz Türkiye’ye geçişi sabote etmektir. Ne yaparlarsa yapsınlar emperyalist odaklar ve yerli işbirlikçileri değil bu konuda hiç bir konuda başarıya ulaşmayacaktır.

 

Bunlara karşı alınacak kalıcı tedbir tam bağımsızlığa, yurtsever demokrasiye sahip çıkmak ve demokrasi hukukunu geliştirmektir. Bu konuda Türkiye çok mesafe katetti. Terörsüz Türkiye hedefinin gerçekleşmesiyle birlikte güçlü hukuki ve siyasi reform hamleleriyle çok daha köklü adımlar atılacaktır.

 

Türkiye’nin önü açıktır.